- Page Menu
Download PDF version- Navigation
Main Page
Academic Writings
Other Writings
Video Lectures I
Video Lectures II
Coding
The Place
Kant'ın Felsefesiyle İlişkisi Bağlamında Doğan Özlem'e Göre Felsefede Bir Devrim Olarak Dilthey
Wilhelm Dilthey'ın özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında felsefeye etkisi her ne kadar gerçek anlamda hakkı verilmiş olmasa da, görmezden gelinebilecek gibi değildir. Dilthey'ın yeni ortaya çıkan ve bir tür bağımsızlık mücadelesi veren tin bilimlerini temellendirme amacıyla yeni bir epistemolojinin çerçevesini çizmiş bir filozof olduğu herkes tarafından kabul görür. Doğan Özlem bu yorumu doğru bulmakla beraber Dilthey'ın etkisinin tin bilimlerinin felsefi temellendirilmesiyle sınırlı olmadığını, onun hep bu yönde yorumlanan çabalarının aslında felsefenin bizatihi kendisinde bir devrim olarak görülebileceğini iddia eder. Özlem'e göre bu devrim özünde empirist gelenek ile birlikte Kant'a dayanan epistemolojide yanlış ve yersiz olarak daraltışmış deney kavramının genişletilmesi olarak anlaşılabilir. Çok kestirmeden söylemek gerekirse, bu gelenek içinde bilgiye temel olarak alınan deney hep sadece yargı bağlamında, bu da demektir ki, akılyürütme anlamında düşünme ile ilgisi bakımından soyutlanarak anlaşılır. Oysa Dilthey, Özlem'e göre haklı olarak, deneyin düşünme – hissetme – arzulama gibi üç farklı boyutu olan ve bunlardan birine indirgenemeyecek bir bütün olduğunu söyler. “Dilthey'ın tin bilimlerini temellendirme sürecinde epistemolojide yaptığı devrim” başlığını taşıyan uzun bir yazısında Özlem bunu şöyle ifade eder:
Aynı paragrafın devamında tamamı vurgulu şu cümleyle karşılaşırız:
Dilthey'ın devrimi, Özlem'e göre, onun en özgün felsefi katkılarından bir olan, Türkçeye “yaşantı” veya “yaşam deneyimi” olarak çevrilen “Erlebnis” kavramında ifadesini bulur. Çünkü “Erlebnis”in deney anlamına gelen “Erfahrung”dan farkı tam da o ana dek hep görmezden gelinmiş olan bu bütünselliği temel almasına dayanır. Aynı pasajın devamında Özlem şöyle der:
Epistemolojinin modern felsefenin temel disiplini olması, diğer yandan, Dilthey'ın bu devriminin yalnızca epistemolojiyle sınırlı olmayacağı anlamına gelmektedir; bu, Özlem'e göre, felsefenin temelinde bir devrimdir. Özlem'in bu konudaki sonuç yargısı şöyledir:
Son olarak, Doğan Özlem'e göre Dilthey'ın bu devrimi her ne kadar Kant'a karşı bir devrim olarak görülebilecek olsa bile, son kertede Kantçı bir devrimdir de. Özlem'in bu yorumuna göre Dilthey Kant'ın mutlak apriorisini büsbütün reddetmez, onu kendi felsefi zemini üzerinde bir “relativ a priori”ye dönüştürür. Özlem'in ifadesiyle:
Herhangi bir şey hakkındaki “bilgi koşulu”nun sözkonusu olduğu her durumda, biricik eleştirel ve sağlam şey, artık Dilthey için bizzat bu göreceli Apriori olur. […] Tarihselci Dilthey'ın relativist ve şüpheci olmadığı husus, bir bilgi koşulu olarak Apriori'nin göreceliğidir. (107)
Çevreme boş gözlerle bakarken aslında nesneleri algılıyorum ama ne algıladığımın farkında değilim, çünkü zihnim o anda orada olmayan ayla ilgili. Dünyanın çevresinde dönerken kendisine belirli bir merkezkaç kuvvetinin etki etmesi gerektiğini biliyorum, ama ayın ne sayede bu kuvvete karşı koyup dünyanın yörüngesinde kaldığını bilmiyorum. Tam o esnada yere düşen bir elma dikkatimi çekiyor ve o an elmayı yere düşüren kuvvet neyse ayı yörüngede tutan kuvvetin de o olması gerektiğini anlıyorum. Newton'a atfedilen bu keyifli ve öğretici hikayenin konumuzla ilgisi şu: Algı tam olarak ne zaman deneye dönüştü? Elmanın dikkatimi çekmesiyle mi? Ama o zaman şunu sormam gerekecek: Dikkatimi çeken elma değil de o an oradan geçen bir sincap olsaydı, ama bu benim sincaplarla ilgili bilgi dağarcığıma yeni hiçbir şey katmasaydı, deneyden söz etmek için bu yine de yeterli olur muydu? Eğer salt algı ile deney arasında ayrım yapmanın gereksiz olduğunu iddia etmeyeceksek bu ayrımın ölçütünün ancak bilgi dağarcığıma yeni bir bilgi eklememi sağlayan o yeni bağlantıyı kurmam olacağını itiraf etmemiz gerekir.
İlk bakışta Kant'ın bununla aslında tam da Özlem'in Dilthey'da devrimsel olarak nitelediği şeye zıt bir iş yaptığı, yani deney kavramını daralttığı söylenebilir: Artık gelişigüzel algılar deney sayılamayacağı gibi bize bir şeyleri karanlık da olsa çağrıştıran, hatta bir şeyler ifade ettiği inkar edilemez olsa bile ne ifade ettiği dile getirilemeyecek kadar muğlak olan yaşantılar da deney sayılamayacaktır. Çünkü deney Kant'a göre ancak bilgimizi genişleten bir yargı ile sonuçlandığında mümkün olabilir, dolayısıyla dile getirilebilir olması, üstelik belirli türden bir yargı formunda dilegetirilebilir olması deney için bir zorunluluk. Diğer yandan, daha yakından bakıldığında, öznenin deneydeki katılımını deneyin asli bir unsuru olarak görmesiyle Kant'ın deney kavramını özneye doğru genişlettiği de pekala söylenebilir. Burada kastettitiğim, ilk bakışta sanılabileceği gibi, öznede birtakım apriori kavramların deneyden önce hazır bulunması gerektiği yönündeki Kantçı görüş değil sadece. Asıl işaret etmek istediğim bunun ötesinde deneyin tam da kategorik bağlantılar kuran bir yargıyla sonuçlanması gerektiğini ileri süren Kantçı öğreti. Çünkü bu bakışla birlikte artık algıyı deneye dönüştüren türden bağlantılar kurmak algıda verilenler üzerinde birtakım formal işlemler gerçekleştirmek olarak görülemez. Deneyde kurduğum bağlantı hakında ben, ben olarak (ya da örneğin Newton, Newton olarak) bir karara varabilmeli ve bunu bir yargıda dilegetirebilmeliyim.
Burasıyla oldukça ilgisiz bir konu gibi görünse de yukarıda deney yargısının tamamen formal bir işlem ürünü olamayacağını söylerken benzer bir duruma işaret etmek istiyordum. Burada bizi benzer bir biçimde kısıtlayan bir kategorik imperatif formüle etmek tabii ki son derece gereksiz olurdu. Ama bu benzer bir imperatifin yokluğundan değil, tersine herkes için yeterince görünür olduğundan. Yargılarımızda yalnızca dürüst değil, tutarlı da olmamız het türlü tartışmanın ayrıca söylenmeye gerek bile duyulmayacak zorunlu bir koşulu. Dolayısıyla deney yargısı belirli girdileri girdiğimizde bilgisayardan aldığımız çıktı gibi özneye dışsal bir ürün olmaktan çok uzaktır. Tersine her deney yargısı bir anlamda belirli bir angajman gerektirecektir: “Bunun böyle olduğunu iddia ediyorsun, ama sonuçlarını göze alıyor musun?” Bunu gözümüzde etikte olduğu gibi dramatik olarak canlandırmak çok mümkün değil, ama herkes yeni bir şeyler keşfettiğinde bir parça tutarsızlığı göze alır. Başka türlü yeninin bilgisi büsbütün imkansız olurdu. Demek ki algının deneye dönüşmesi için onun belirli bir yargı formunda somutlaşması, dışavurulması zorunluluğunun arkasında mantıksal—formal bir gereklilik değil, bu türden bir 'göze alma' anlamında öznel bir gereklilik yer alır. Başka bir açıdan aynı şeyi şöyle de ifade edebiliriz: Kant'a göre deney ancak öznenin kendini dışavurması olarak dışsallaştığında hakiki bir deney olur. Diğer yandan bu ise ancak belirli bir formda yargı olarak dilegetirildiğinde mümkün olabilir. Nasıl ahlak yasasının nesnel geçerliliği son kertede belirli şeyleri isteme ya da isteyememe gibi öznel bir koşula bağlı idiyse bilginin nesnel geçerliliği de deneyin öznenin dışavurumu olarak dışsallaşmasına bağlı görünüyor. Kant'ın Dilthey'dan önce deney kavramını genişlettiğini söylerken kastettiğim de tam olarak buydu.
Diğer yandan Dilthey Kant'tan farklı olarak deneyi tam da tarihsel—toplumsal öznelerin nesnel dışavurumlarını kapsayacak şekilde genişletti. Ama Dilthey'da 'Erlebnis' adını alacak olan bu türden deneylerin yine Kantçı yargı formunda dışsallaştırılmaları mümkün görünmüyor. Tersine, Dilthey'ın 'Hineinversetzen' (yerine koyma) kavramıyla işaret ettiği gibi belirli öznel dışavurumları anlamak kendini o öznenin yerine koymayı gerektirdiği ölçüde bu anlamda deney dışsallaştırmayı değil, belirli bir anlamda içselleştirmeyi zorunlu kılar. Bu alanın bilgisi de bu türden somut bir içselleştirmenin belirli bir yolunu gösteren bir kılavuz olarak anlaşılabilir.
Sonuç olarak Dilthey, Özlem'in de iddia ettiği gibi, deney kavramını klasik epistemolojinin sınırlarının ötesine götürerek genişletiyorsa da, bu, Kant'ın bu yönde attığı adımın tersine çevrilmesi değil, daha kapsamlı hale getirilmesi olarak anlaşılabilir. Bu, çok kestirmeden söylemek gerekirse Dilthey'ın şu ünlü sözünde en azından Kant'a haksızlık ettiği anlamına gelir:
Çünkü, henüz Dilthey'ın 'yaşantı'sından uzak olsa da, Kant'a göre deney –yukarıda göstermiş olmayı umduğum gibi– en azından öznenin kendi deneyi olabilmelidir. Bunun için ise özne önce kendi olabilmelidir. Kendi olabilmenin, en azından kendi dünyamızdan bilebildiğimiz kadarıyla, zorunlu bir koşulu ise, damarlarında o kırmızı yaşam sıvısının dolaşıyor olmasıdır.
*Muğla Üniversitesi, Felsefe Bölümü
1Doğan Özem, “Dilthey'ın tin bilimlerini temellendirme sürecinde epistemolojide yaptığı devrim”. Bilim, Tarih ve Yorum, İstanbul 1997 içinde, s. 100.
2A.g.y.
3A.g.y.
4A.g.e. , s. 100-101.
5Bkz., W. V. Quine, “Epistemology Naturalized”, in: Ontological Relativity and Other Essays, New. York : Columbia University Press, 1969. Çöküşünü ilan ettiği bu proje yerine Quine'ın önerdiği seçeneğin bugünden geriye dönüp bakıldığında devrimci bir atılımdan çok çaresiz bir geri dönüş olarak göründüğünü burada not düşmeden geçemeyeceğim. Quine mantıksal pozitivizmin çöküşünde sorumluluğun temelde yatan Kartezyen epistemolojide olduğunu doğru olarak teşhis eder, ama bunun yerine o “doğallaştırılmış epistemoloji” adı altında pozitivist bir psikolojizm önerir. Onun somut olarak önerdiği bilimsel bilginin artık umutsuz görünen rekonstrüksiyonundan vazgeçerek bu bilginin gerçekte nasıl ortaya çıktığına bakmaktı. Bu, epistemolojiyi bir doğal bilim olan psikolojiye indirgeme projesi olarak karşımıza çıkar. Ne var ki, eğer mesele rekonstrüksiyondan vazgeçip bilimsel bilginin gerçekte nasıl ortaya çıktığına bakmaksa, bilimin somut tarihi, genellemelerden, dolayısıyla belirli anlamda bir rekonstrüksiyondan kaçınamayacak olan psikolojiden çok daha uygun bir zemin olarak görünüyor. Çok ilginçtir ki, tam da buna benzer bir adım atmış olan Kuhn'un görüşlerini Quine “epistemolojik nihilizm” olarak niteler. A.g.e. s. 87.
6Nebil Reyhani, “Dilthey, Kant ve Relativizm”, Yeditepe'de Felsefe, Sayı 7, s. 125-142.
7Kant'ın bu konuyla ilgili Prolegomena'da verdiği örneğe göre Gümeş ışığının taşa vuması ardından taşın ısındığını farketmem, eğer farkına vardığım salt bu ardardalık ilişkisiyse henüz deney olarak görülemez. Yani “güneş ışığı taşa vurursa taş ısınır” gibi bir yargı henüz deney için yeterli değildir. Deneyden söz etmek için Kant'a göre taşın ısınması ile güneş ışığı arasında nedensel bir bağlantı kurmam gerekir. Bu da şu yargıda ifadesini bulur: “Güneş taşı ısıtır”. Algıda verilene bu türden yeni bir bağlantı eklenmedikçe algı sadece algıdır. Immanuel Kant, Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena, Ankara 1995, s. 51 dipnot. Bu bakış açısı örneğin Descartes'ın büsbütün inkar etmek zorunda kaldığı hayvanların bilişsel performansları konusunda daha hakkaniyetli olmamızı mümkün kılar. Hayvanların pek çoğunda en azından bizimki kadar gelişmiş bir algı yetisini yok saymamız kabul edilemez. Bu yine de onların tam da bu Kantçı anlamıyla dünyayı deneyimledikleri anlamına gelmez. Herhangi bir hayvan Güneş ışığının taşa vurması ardından taşın ısınmasını bekleyebilir. Ama bilebildiğimiz kadarıyla sadece insan dünyanın bilimsel diyebileceğimiz bilgisine bir adım olarak bu ikisi arasında nedensel bir ilişki kurar.
8Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Ankara 1995, s. 38. Orijinalde tamamı vurgulu.
9Wilhelm Dilthey, Einleitung in die Geisteswissenschaften. Gesammmelte Schriften. Hrsg. v. Bernhard Groethuysen, 1990, Bd 1, S. XXVIII.


